Manipülasyonun En Karanlık Hali: Sana Yaptıklarını Sana İnandırmaları
İnsan, hayatına kimi aldığını çoğu zaman geç anlıyor.
Bazı insanlar vardır; varlıkları huzur gibi gelir. Yanlarında kendini değerli, güçlü ve yeterli hissedersin. Çünkü kaliteli insanların ortak bir yanı vardır: seni eksiltmeden severler. Hayatına yük değil, denge getirirler. Özgüvenin yüksektir, hayata bakışın nettir… ta ki yanlış insanla karşılaşana kadar.
Kalitesiz insan seçimleri insanı bir anda değil, yavaş yavaş öldürür.
Önce fark etmezsin. Çünkü karşındaki insanın problemi karakterinden çok yaralarıdır. Ne aradığını bilmeyen, yalnız kalmaktan korkan, geçmiş travmalarını bugüne taşıyan insanlar; girdikleri her hayatı da kendi karanlıklarına çekerler. Sürekli bir arayış içindedirler. Bir kişiyi sever gibi yaparken bile başka ihtimalleri ceplerinde taşırlar. Çünkü onlar için insanlar, doldurulması gereken boşluklardan ibarettir.
Ve sonra başlar…
Bitmek bilmeyen yalanlar.
Yaptıklarını gizlemek için söyledikleri her şey, seni gerçeklikten biraz daha uzaklaştırır. Sen dürüstlüğe alışkınsındır, onlar oyuna. Bu yüzden manipülasyonu hemen anlayamazsın. Hatta çoğu zaman anlaman özellikle engellenir.
Çünkü en büyük silahları suçluluk yaratmaktır.
Yaptıkları her yanlışın sorumluluğunu sana yüklerler. Seni kırarlar, aldatırlar, yok sayarlar… ama sonunda dönüp sana “Beni buna sen ittin.” derler. Ve işin en korkunç tarafı, bir süre sonra buna inanmaya başlamandır.
Çünkü senin bildiğin ilişki başka bir şeydir.
Sana göre bir ilişki varsa vardır, bittiyse bitmiştir. Sadakat nettir, sevgi nettir. Ama onlar belirsizlikten beslenir. Öyle ustaca oynarlar ki zihnin kendi içinde savaşmaya başlar. Bir zamanlar özgüveniyle ayakta duran o güçlü insan, gecenin bir vakti kendi kendine şunu sorarken bulur kendini:
“Acaba bütün bunların sebebi gerçekten ben miyim?”
İşte insanın kendini kaybetmesi böyle başlar.
Aldatıldığında bile kendini suçlarsın. Duyduğun her yalanı mantığa oturtmaya çalışırsın. Sana yapılanları açıklayabilmek için kendi değerinden vazgeçersin. Ve fark etmeden, seni tüketen hikâyenin başrolüne dönüşürsün.
Çünkü bazı insanlar, yaşadıkları eksikliği başkalarının hayatına da bulaştırır.
Sevilmeden büyümüş, değersiz hissettirilmiş, kötü ilişkilerde kaybolmuş insanlar… çoğu zaman girdikleri her kalbi de aynı uçuruma sürükler. İçlerindeki boşluk o kadar büyüktür ki; yaşayamadıkları her şeyi bir anda yaşamak isterler. “Ben en iyisini hak ediyorum.” cümlesinin arkasına saklanıp hayatlarını sayısız insanla doldururlar.
Ve bir gün dönüp baktığında kendini hiç ait olmadığın bir dünyanın içinde bulursun.
Bir gün cümle kuramayan biri vardır hayatlarında, ertesi gün kendilerinden yaşça çok küçük biri… sonra bambaşka biri daha. Sen ise hâlâ anlamaya çalışırsın:
“Ben nasıl böyle insanlarla aynı hikâyenin içinde kaldım?”
Ama mesele çözülmesi gereken bir bilmece değildir.
Bu; kendi yaralarını kapatamayan insanların, seni de değersizleştirmesidir.
Ve sen ne kadar anlamaya çalışırsan, o kadar batarsın.
Battıkça daha derin bir dip olduğunu görürsün.
İşte bu yüzden böyle ilişkiler kısa sürmez. Çünkü insan bazen sevdiği için değil, anlamlandırmaya çalıştığı için kalır. Önce özgüvenini kaybedersin… sonra kendine ait yeni travmalar üretmeye başlarsın.
Oysa yapman gereken şey aslında çok basittir:
Bir gün aynaya bakıp “Ben bu değilim.” diyebilmek.
Gitmen gereken yerde kalmaya çalıştığında, normalde selam bile vermeyeceğin insanların arasında kendini kanıtlamaya uğraşırsın. O döngü seni değiştirir, yorar, eksiltir.
Ama bazı insanları kurtaramazsın.
Kimsenin travmasına ilaç olamaz, kimseyi sevgiyi öğreterek düzeltemezsin.
Unutulmaması gereken en önemli şey ise şudur:
Bu hikâyede asıl önemli olan sensin.
Sen kimsenin alternatifi değilsin. Kimsenin boş zamanını doldurmak için kullandığı bir “ihtimal” hiç değilsin. Birilerini iyileştirme umuduyla kendinde geri dönülmez yaralar açma.
Çünkü yolun sonunda çoğu zaman onlar değişmez…
Ama sen, geri getiremeyeceğin parçalarını kaybetmiş olursun.


