İnsanlık tarihi sadece savaşlar, devletlerin kurulması/yıkılması, dini öğretiler ve sanat eserlerinden ibaret değildir. Bu kadar devletin var olma ya da yok olma öyküleri arasında gözden kaçan çok önemli bir etken daha vardır. O faktör insanlık tarihini tankla tüfekle değil, gözle görünmeyen bakteri ve virüs gibi hastalık yapıcı ve kitlesel ölümlere neden olabilen mikroorganizmalar ile yazma gücüne sahiptir. Dünyanın geçmişi çok sayıda kıtalar arası öldürücü salgın hastalık (pandemi) ile doludur. Bunlara örnek olarak; kolera, grip, sarıhumma, çiçek, veba, tifüs, sıtma, kızamık, çocuk felci ve ebola verilebilir. Hastalıklar tarih boyunca daima olmuştur ve savaşlardan daha çok insan öldürmüştür. Örneğin, 1853-1856 Kırım Savaşı’nda çatışmada ölenlerin sayısı 20 bin, aynı dönemde bulaşıcı hastalıktan ölenlerin sayısı 75 bindir. Benzer şekilde 1921-1922 Kurtuluş Savaşı’nda çarpışmada ölenlerin sayısı 9 bin, hastalıktan ölenlerin sayısı 22 bindir. Öyle ki dünyanın en büyük üç imparatorluğundan biri kabul edilen Roma’nın çöküşünü bile vebanın tetiklediği söylenebilir.

Tüm bu hastalıkların içinde en öldürücü ve en can yakıcı olan kuşkusuz vebadır.

Tarih Boyunca “Veba-Taun”

Veba, “kara ölüm” olarak da bilinen, insanlık tarihi boyunca, değişik zamanlarda ortaya çıkmış; korkulan, ölümcül, gizemli salgın hastalıklardan biridir

Tarihte ilk büyük veba salgını M.Ö. 430’da Atina’da görülmüş ve “Atina Vebası” olarak adlandırılan bu salgında Atina halkının tahminen yüzde 30’u ölmüştür. İkinci büyük veba salgını Roma İmparatorluğu’nda M.S. 161-180’da patlak vermiş ve 20 yılda 7-15 milyon kişinin ölümüne yol açarak Roma’nın çöküşünü tetiklemiştir. Büyük veba salgını, tarihte yaşanılmış birçok savaştan daha fazla can kaybına sebep olmuştur. Etkisi o kadar büyüktü ki birkaç yılda dünya genelinde 100 milyona yakın kişinin hayatını kaybetmesine sebep olmuştur.

(Halk arasında Veba olarak bilinen bu hastalık bir enfeksiyon hastalığıdır ve antibiyotiğin bulunmasıyla sona ermiştir).

Endüstri Devrimi ve Hastalıkların Yayılımına Etkisi

Endüstri Devrimi, XVIII. yüzyılın ikinci yarısında buhar makinasının icadı ile başlayan, ekonomik ve sosyal yapıda köklü değişimlere neden olan bir süreçtir. Bu süreç, insanlığa birtakım nimetler sağladığı gibi, kuşkusuz bazı külfetlere, sıkıntılara da neden olmuştur.

Charles Dickens, endüstri devriminin neden olduğu nimet/külfet çelişkisini, “İki Şehrin Hikâyesi” adlı eserinde “Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü; aydınlığın ve karanlığın mevsimiydi; umudun bahan, umutsuzluğun kışıydı” diyerek gayet veciz bir şekilde dile getirmiştir.

Endüstri Devrimi sonrası, üretimde makinanın yoğun olarak kullanımıyla kitle üretimine geçilerek mal bolluğu yaşanmıştır. Diğer taraftan, buhar makinasının ulaşım araçlarında da kullanılmasıyla, şehirler, hatta ülkeler arasında, kısa sürede ucuz ve rahat seyahat etme, üretilen malları diğer ülkelerde pazarlama imkânı giderek artmıştır. Bu sayılanlar, Endüstri Devrimi’nin nimetler cephesinde sıralanırken, külfetler cephesinde de, seyahatlerin kolaylaşması ile birlikte hastalıkların yayılımında artması söylenebilir. Dünyanın en büyük grip salgınları ile karşılaşması bu dönemlere rastlamaktadır.

1889-1890 yılları arasında grip pandemisi dünya genelinde 1,000,000 insanın ölümüne neden olmuştur.

Tıp Devrimi

Endüstri devrimi ile birlikte tıpta da devrim kabul edilebilecek üç temel gelişme olmuştur. Bunlardan ilki Fransız bir Kimyager olan Louis Pasteur’un 1885 yılı Temmuz ayında kuduz aşısını bulması olmuştur. Dünya aşı ile tanışmıştır. Daha sonra çok önemli bir buluşta yine 1928 de Biyolog Alexander Fleming’den gelmiş ve penicillinin bulunması ile bulaşıcı hastalıklara karşı çok önemli bir silah elde edilmiştir.

Fakat Tıp Devrimin en büyük ve en önemli ayağı kuşkusuz hijyenin öneminin yine Louis Pasteur tarafından keşfi ile gerçekleşmiştir. Şayet hijyen yoksa ne sağlıktan ne de hastalıklar ile savaşmaktan söz etmek mümkün değildir.

Geçtiğimiz Yüzyılın en büyük pandemisi: İspanyol Gribi

Bu viral hastalık I. Dünya Savaşı’nın sonlarında, 1918’de ABD Kansas City’de bulunan bir askeri kışlada ortaya çıkmıştır. Bu gribe yakalanan askerler nefes darlığı çekerek 48 saat içinde ölmüştür. Bu gribe “İspanyol Gribi” denilmesinin nedeni, Amerika ve Avrupa’da I. Dünya Savaşı’nda basına sansür uygulanmasıdır. Savaşa girmeyen İspanya’da sansür yoktu. Grip haberleri İspanyol medyasından dünyaya yayıldığı için bu öldürücü gribe “İspanyol Gribi” adı verilmiştir. ABD’den Avrupa’ya savaşmaya gönderilen Amerikalı askerler İspanyol Gribini Avrupa’ya bulaştırmış ve salgın, Orta Avrupa’dan Balkanlara, Orta Doğu’dan İran ve Hindistan’a, hatta İskandinavya’dan Avustralya’ya ve Yeni Zelanda’ya kadar yayılmıştır. Bu ilk dalga nispeten hafif atlatılmış ancak İspanyol Gribinin 1918 yazında başlayan ikinci dalgası ilkinden çok daha öldürücü olmuştur.  Adeta daha da güçlenen grip I. Dünya Savaşı’nın bitmesiyle evlerine dönen askerlerden, sivil halka bulaştırınca vaka sayısı dramatik biçimde artmıştır. İspanyol Gribine karşı Amerika’da ve Avrupa’da okullar, sinemalar ve kiliseler kapatılmıştır. Kamusal alanda gaz maskesi takmak ve öksürürken, aksırırken ağzı ve burnu kapatmak yasal olarak zorunlu kılınmıştır.  Hastalık daha çok gençleri vurmuş ve en çok 20 ila 40 yaş arasındaki insanlar üzerinde daha çok etkili olmuştur.

İspanyol Gribinden dünya genelinde yaklaşık 50 milyon insan ölmüştür. I. Dünya Savaşı’nda toplam 8.5 milyon civarında asker öldüğü düşünülürse İspanyol Gribinin nasıl büyük bir felaket olduğu çok daha iyi anlaşılabilir.

Osmanlı’nın İspanyol Gribi ile imtihanı

Osmanlı İmparatorluğu’nun coğrafyası salgın hastalıklar için her zaman açık bir alandır. Nitekim daha önceki salgınlar gibi İspanyol Gribi de Osmanlı’ya uğramadan geçmedi. Osmanlı arşiv belgelerine göre İspanyol Gribi, Osmanlı’da ilk olarak Temmuz 1918’de bazı askerlerde görülmüştür.

Dünya Savaşı’ndan çıkan Osmanlı’nın o yokluk ve yoksulluk içinde bir de bu salgınla mücadele etmesi hiç kolay değildi. Ancak yöneticiler ve doktorlar yine de ellerinden geleni yaptılar. Osmanlı Hükümeti’nin İspanyol Gribine karşı aldığı belli başlı önlemler; Okulların belirli bir süre tatil edilmesi, sinema ve tiyatrolar kapatılması, konferansların ve toplantıların iptali şeklindedir.

Osmanlı’da İspanyol Gribinden kaç kişinin öldüğü tam olarak belli değildir. İstanbul’da yaklaşık olarak 10 bin kişinin öldüğü tahmin edilmektedir

Yüzyıla geldiğimizde tıp alanındaki tüm gelişmelere rağmen salgın hastalıklar hız kesmemiş ve listeye yeni hastalıklar eklenmiştir.

Corona virüs enfeksiyonları

Üst solunum yolu enfeksiyonları ile benzer belirtiler göstermektedir. Corona virüs enfeksiyonlarının MERS ve SARS gibi türleri ölümcül olabilir.

MERS (Middle East respiratory syndrome) ya da ODSS (Orta Doğu Solunum Sendromu) bir Corona virüs enfeksiyonudur. Bu hastalığa sebep olan virüs MERS-CoV’dır. Bu virüsün bulaştığı hastaların yaklaşık olarak yüzde 35-40’ı hayatını kaybetmektedir. Bazı bünyeler hastalığı hafif belirtilerle atlatabilir. Hastalıktan kurtulanların virüsü bulaştırma riski yoktur.

Kasım 2019’da Çin’in Wuhan kentinde ortaya çıkan ve iki ay içinde tüm dünyaya yayılan Corona virüs (Covid-19) ise şimdiye kadar dünyada 5000’den fazla insanın ölümüne neden olmuştur. Dünya Sağlık Örgütü’nün “pandemi hastalık” (tüm dünyayı etkileyen salgın) ilan ettiği Corona virüse karşı ülkeler acil önlemler almaya başlamıştır.

2019 model Corona virüs, yüz yıl kadar önce, 1918’de ortaya çıkıp tüm dünyayı etkileyen İspanyol Gribini akla getirmektedir. Ancak şimdilik, Corona virüsün öldürücü etkisinin İspanyol Gribinin öldürücü etkisinden çok daha az olduğunu söylemek mümkündür ama aynen İspanyol gribinde olduğu gibi ilk dalgadan sonra ikinci dalga gelebilir ve etkileri çok daha öldürücü olabilir. Çünkü bilindiği üzere virüsler çok hızlı bir şekilde mutasyona uğrayabilmektedir.

Son Söz

Özetle; tarih boyunca “pandemi salgınlar” dünyada milyonlarca insanın ölümüne neden olmuştur ve olmaya da devam edecek gibi görünmektedir. Kıtalararası köprü konumuyla ve gerek ticari gerekse turizm için bir cazibe merkezi olan benzersiz coğrafi konumuyla ülkemiz maalesef bu tarz hastalıklar için de bir kavşak noktasıdır.  Yani pandemi salgınların hiçbiri Türkiye’yi transit geçmemiştir/geçmeyecektir. Bu nedenle İspanyol Gribinden sonra dünyanın gördüğü en öldürücü pandemi salgın olmaya aday Korona virüse karşı çok ciddi tedbirler almak zorundadır.

Ancak ben olayı farklı bir noktadan irdelemek ve soruna vurgu yapmaktan ziyade çözüm önerilerinden bahsetmek istiyorum. Çünkü her kriz içinde kendisinden daha büyük fırsatlar barındırır ve sonrasında gelebilecek daha büyük felaketlerden korunmak içinde bunları iyi okumak gereklidir.

Ülkemiz hijyenle ilgili sorunları hızla çözmek zorundadır. Sokaklara tükürmek dâhil genel temizlik kurallarına ciddi yaptırımlar getirmelidir. Daha da önemlisi; ilgili yerli sektörleri hızla üretime geçirmeli ve bazen yıllarca sürmesi bile mümkün olan bu hastalıklar için üretimden öte belli stoklar oluşturmalıdır. Yerli hijyen malzemelerinin (temizlik sektörüne ait her şey, dezenfektanlar ve ilgili hammaddeler) yanı sıra mutlaka yerli aşı ve ilaç üreten merkezler kurulmalıdır. Sonuçları belirsiz projeler yerine net hedefler konulmalı, antibiyotik, ağrı kesici gibi ilaçlar mutlaka ülkemizde yapılmalıdır. Bu tarz hastalıklar için özel alanlar belirlenmeli ve gerekirse depremlerde olduğu gönüllü çalışabilecek sivil toplum örgütleri oluşturulmalıdır. Hastalık biraz durulunca rehavete kapılmadan çok hızla eksikler kapatılmalı ama en önemlisi mutlaka bilimsel gerçekler ve bilim insanları dikkate alınarak bu süreç tamamlanmalıdır.

Tarih ezeli bir tekerrürden ibarettir ve bize “pandemi salgınların şakası yok” dediği rakamlarla belgelidir.

Sağlıklı ve güzel bir dünya dileklerimle.

 

Yorum Yaz

Lütfen Yorumunuzu yazınız!
Adınız

*